Kadınlar Günü’nün hissettirdikleri

Bu yılki Kadınlar Günü bende eskisine göre daha fazla duyguya yol açtı.

8 Mart çalışan kadınların başlarına gelenleri protesto etmek için çıkmış, bu konuları hatırlatmak için…Bu yıl sosyal medyada daha çok dayak yiyen, öldürülen kadınlar üzerinde duruluyor ülkemizde. Bu bizim ülkemizin, cehaletimizin, duygusal zayıflığımızın en büyük yaralarından. Ancak eğitimle, kendimizi geliştirmekle, çevremize örnek olmakla belki biraz önleyebileceğimiz bir konu bu, ama biraz bakış açımızı değiştirmemiz gerektiğini hissettim bugün. Sürekli taciz edilen kadınlar, dövülen kadınlar ve döven, dayak atan, öldüren erkekler var manşetlerde. Peki, neden hiç sormuyoruz, bunun nedeni nedir? Neden dövdü, neden öldürdü, çaresi, çözümü ne?

Kısır bir bakış açısıyla bakarsak vereceğimiz cevaplar şunlar olabilir:

Kadın başkasına bakıyordu, kıskandı, dayak attı. Kadın yemeğin altını yakmıştı, dövdü. Kadın çocuk fazla ağladı, onu susturmadı, kadını dövdü. Kadın boşandıktan sonra, adamı evine almadı, adam onu kapıda vurdu.

Peki,neden oluyor bunlar? Erkekler neden başka şekilde davranamıyor? Bu öfke neden? Neden öfkelerine engel olamıyorlar? Bu erkekler üzerinde bir araştırma yapıldı mı, merak ediyorum. Çocuklukları nasıldı, yaşadıkları ortam nasıldı, babaları annelerine nasıl davranmıştı, anneleri onları terk edip gitmiş miydi, onlara sarılan olmuş muydu, dayak yemişler miydi? Hiçbirinin cevabını bilmiyorum. Bütün bu suçları işleyen erkeklere hepimizin tacizci erkek, dayakçı koca, döven baba gibi sıfatları anında takıp onları hemen yargıladığımızı biliyorum sadece. Ve yakalananların hapse atıldığını, gözaltına alındığını, sorgulandığını, sonra salıverildiğini…Peki neden bu insanlar tedavi edilmiyor? Neden insan muamelesi yapıp, kardeşim yaptığın kötü bir şey, neden yapıyorsun bunu diye sorulmuyor. Alınan cevaplarla tatmin olunmayıp daha derini araştırılmıyor.

Hepimiz seçimlerimizi yaşıyoruz. Hepimiz seçimlerimizi bilinçaltımızın aldığı kararlara göre, korkularımıza, blokajlarımıza göre yapıyoruz. Bazılarımız farkediyor, hata yaptığını, kendini düzeltmeye çalışıyor. Bazılarımız kabul etmediği gibi egosunun köleliğinde daha büyük hatalarla eski hatalarını kapatmaya çalışıyor, özrü kabahatinden büyük dediğimiz cinsten. Ego aslında biz ne kadar zayıfsak o kadar kalınlaşıyor.

Dayakçı erkeğin aslında kendi haklarını korumaya çalıştığını düşünebiliyor musunuz? Hayır, değil mi? Kadına vurmak nasıl bir hak koruma şekli olabilir? Olamaz tabii ki, ama ya o erkek başka yolunu bilmiyorsa, görmüyorsa bizim gibi, farketmiyorsa? Hepsi onun suçu mu, yoksa öğretmeyende de biraz hata olabilir mi? Hiçbirimiz hata yapmıyor muyuz, biz mükemmel miyiz? Bir şizofrene, bir panik atak hastasına, bir MS hastasına anlayış gösterebiliyor, onu tu kaka yapmıyoruz, ama bir dayak atan gördüğümüzde yerden yere vuruyoruz. Biz aynısını yapmıyor muyuz, bu mudur doğru olan? İnsanı ‘insan gibi davranmıyor’ diye yargılarken mi yapıyoruz insan muamelesini? Bu ayrımcılık, değil mi?

Dualite evreninde yaşıyoruz, yani her şeyin iki taraflı. Işık var, ışığın yokluğunda ise karanlık, gece var, güneş çıkınca gün oluyor, beden olarak bile bir önümüz var, bir de arkamız. İki elin sesi var, tek el sadece boşlukta sallanıyor. Ben demiyorum ki, o kadın dayak yiyorsa hak ettiği için, yaptığı davranışlardan dolayı, haşa! Hiçbir canlı  dayak yemeyi hak etmiyor bu dünyada, sokaktaki köpek de, ağaçtaki yaprak da. Sadece bu insanlar ölümüne dayak atabiliyorlarsa bir nedeni vardır içlerinde demek istiyorum. Neden buna ihtiyaç duyuyorlar, bunu sorguluyorum. Başka bir yol mu bilmiyorlar, neden bilmiyorlar? Bunu soruyorum. Nasıl öğrenebilirler, ben ne yapabilirim? Bunu merak ediyorum.

Bir de emekçi kadınların günü kutlanıyor. Bu ne demek? Aslında çalışan kadınlardan söz ediliyor, peki evdeki kadın çalışmıyor mu? Evin düzenini sağlarken, çocuklar için erken kalkılırken, gün içinde ev ahalisi sayısı kadar sofra kurup kaldırırken, ‘ne yemek yapayım?’ sorusunun cevabı için bile ‘aman, ne istersen onu yap’ gibi yaratıcı(!)  ve değer vermeyen bir cevaba layık görülen, yaptığı her şey görev addedildiği için bir teşekkür fazla görülen ev kadınları emekçi değil mi? Bunu ve kadınları böyle bölmeyi de anlayamadım. Kadınlar halen kendilerini algılayamadıysa aslında başka konuları konuşmamız gerekiyor sanırım.

Siz ne düşünüyorsunuz?

Adım Elif Banu Conker. 1969 yılında İstanbul’da doğdum, Sarıyer’de büyüdüm. Sankt Georg Avusturya Lisesi’nden sonra İ.Ü. İletişim Fakültesi’nden mezun oldum. Üniversitedeyken Milliyet Sanat dergisinde staj yaptım, ama meslek olarak tekstili seçtim. 1993 yılından beri tekstil sektöründeyim. 2005 yılında boşandığımda yıllardır içimde olan astroloji öğrenme isteğini icraata döktüm. Astroloji eğitimim sırasında tanıştığım arkadaşlarım sayesinde kişisel gelişime hızlı bir giriş yaptım. Değişik eğitimler, seanslar, çalışmalar, atölyeler derken tarot ve masaj eğitimleri ağır bastı. Reiki, Ra Sheeba,Holly Greal, Fullspectrum Healing, Gümüş Mor Alev gibi birçok enerjiye uyumlandım ve birçoğunu masaj sırasında kullanıyorum. Kişisel gelişim çalışmalarımın en son eğitimi transformalnefes oldu ve Transformal Nefes Eğitmeni oldum, artık ağırlıklı olarak nefes çalışmaları ve workshopları yapıyorum. Bir kızım var ve onunla birlikte büyüyorum. Kitap okumayı çok seviyorum, sinema ve tiyatrodan en çok hangisini sevdiğime bir türlü karar veremedim. Yürüyüş ve tai chi ile rahatlıyorum. Yazı yazmak en büyük hobim. Nisan 2013′te Ben Onu Tuz Kadar Sevdim isimli kitabım yayınlandı.