Bu nasıl illüzyon?

Yıllardır bir sürü eğitim alıyorum ve hayatımın her alanında uygulamaya çalışıyorum. Ben deli miyim, o kadar para yatırdığım eğitimlerin sadece kafamda kalıp da bir şeye yaramamasına yol açayım? Kalbe inmemiş hiçbir biilgi bir işe yaramaz, atıl olarak kafada kalır ve kullanılmadığı için de unutulur gider.
O bilgilerin arasında bu dünyanın bir illüzyon olduğu da yer alıyordu. İllüzyon ne demek? Sihir demek, yaratmak demek, yapılan bir şeyi ortaya koymak demek.
Buyrun size muhteşem bir illüzyon: Birbirimizden farklı olduğunun illüzyonu… Sen, ben, o, şişman, zayıf, zengin, fakir kavramları yıllarca ayrımcılık olarak vardı zaten, ama o kadar içindeydik ki farketmedik. Ama şimdi bir de bunlara mezhep ayrılıkları, dil ayrılıkları eklendi. Evet, 80li yıllarda ve daha öncesinde de böyle devrelerden geçti ülkemiz, ama artık illüzyon daha geniş sahalara yayılıyor, çünkü bölmek yönetebilmektir. Bölmek zayıflatmaktır, bölmek yok etmektir.
Kocaman bir illüzyon senaryosunun içinde olduğumu düşündükçe çok üzülüyorum. Özgürlüğüm için savaştığımı düşünürken, bana empoze edilen şeyleri yaşadığımı farkediyorum zaman zaman. Dengeden saptığımda, dengemi kaybettiğimde o illüzyonun içine düşüyor, debelendikçe batıyor, debelendikçe ayrılıyorum birlikten, bir olmaktan. Ama ben bunu öğrendim bunca yıl boyunca: Bir olmayı… Zaten küçüklüğüm bir olmakla geçti benim. Neden şimdi bu ayrımcılığın içine düşüyorum, düşmek zorunda kalıyorum, ayrımcı olmaya teşvik ediliyorum? Neden beni kukla yapmaya çalışıyor sistem? Kukla olmadığını, koyun olmadığını savunan bunca kişi neden aslında ayrımcılık yaptığının farkında değil?
Benim hayat felsefem yarısı boş, yarısı dolu olan bardağın boş kısmına bakarak, onu nasıl dolduracağımı düşünmektir, çözüm üretmektir. Çinlilerin dediği gibi sorunlar çözümlerin anahtarıdır, krizler fırsatlardır, yeter ki, biz hangi açıdan bakacağımıza karar verelim. Türkiye karakter olarak arabesk insanlardan oluşan bir ülke. Hep başımıza gelenlerin mağduriyetini yaşıyoruz. Kandırılıyoruz, aldatılıyoruz, soyuluyoruz. Hep mağduruz, ama dönüp kendimize de bakmıyoruz. Kendimize bakmadıkça, kendimizi farketmedikçe ve iyileştirmedikçe bu ülke daha iyi bir ülke olmayacak. Kendimizi iyileştirdikçe, içimizdeki sevgiyi çoğalttıkça illüzyonun bir parçası, bir kuklası olmaktan kurtulup daha büyük bir şeye, dünyaya hizmet etmiş olacağız.
O yüzden ben dengede kalmayı seçiyorum, ‘beni sevmeyen defolsun, gitsin’, sosyalmedyadaki gizli ayrımcılık olan ‘bunu kabul etmeyen beni takip etmekten vazgeçsin’ ifadelerinden hoşlanmıyorum. Ben kimim ki, beni takip edecekler? Kimse kimsenin peşinden gitmek zorunda değil, zaten gitmesin de, herkes sadece yüreğini dinlesin. Yüreğimiz bize istisnasız, her zaman doğruyu söyler. Bu doğrulardan uzak kalmamız için bizi sürekli zihinde tutmaya çalışıyorlar zaten. Düşünüyorum, öyleyse varım’dan ‘hissediyorum, öyleyse varım’a geçmemiz gerekiyor belki de. Sistemleri sevgiyle kurmak için, mutlulukla yaşamak için duygularımızdan ne kadar uzak kalabiliriz?
Hopo’opopono bugünler için muhteşem bir yöntem… Herkesin her yerde ve her zaman uygulayabileceği bir yöntem. Sadece dört cümle. Seni seviyorum, lütfen beni affet, özür dilerim, teşekkür ederim. Bu dört cümleyi söyleyerek kendimizi arındırıyoruz, biz arındıkça dış dünyamız da temizleniyor, çünkü aslında dışımızdaki her şey içimizdekinin illüzyonu. Bir aynaya bakar gibi yaşıyoruz hayatı. İçimizi görüyoruz aynada. İçimizdeki hırsızın yansıması var aynada, içimizdeki katilin, içimizdeki saygısızın…
‘’Hayır, hayır, deli mi ne, ben hırsız mıyım ki, ben katil miyim, olmaz öyle şey, ne saçma, öffff iyice saçmaladı, vs’’ gibi tepkiler veriyor olabilirsiniz bunları okurken…
Peki o zaman bir de şunu düşünün: Hiç bir randevunuza geç kaldığınız, birini beklettiğiniz olmadı mı? Birinden aldığınız borcu geri vermediğiniz? Şirkette kendi özel konuşmalarınızı şirketin telefonundan yapmadığınız? Mesai saatlerinde çalışmayı yavaşlatıp kendi özel işinize bakmadığınız? Birinin emeği karşılığında iyice indirim yaptırıp sevindiğiniz? Bunlara hırsızlık gözüyle bakmıyor olabilirsiniz, ama bir daha düşünün. Birinin zamanını onun isteği dışında almak, şirketin parasını kendiniz için kullanmak hırsızlık değil midir? Katil olmak için illa da bir insanı öldürmeniz gerekmez, ya kalbini kırdığınız bir arkadaşınız, öldürdüğünüz bir sivrisinek, denize attığınız bir pet şişe yüzünden ölen balıklar, kaplumbağalar? Bunları hiç farketmiyoruz işte. Olağan karşılıyoruz hatta. Olabilir diyoruz rahatlıkla. Ama şimdi öyle bir zaman geldi ki, her şeyin üzerine bir büyüteç konuyor. Görmek istemediklerimiz, yüzleşmekten kaçtıklarımız önümüze sıralanıyor bir bir. Bize düşen ise onları farkedip temizlemek. Bunun başka yolu yok. Bana göre olmayacak da.
İşte o yüzden kendimizi düzeltmeliyiz. Tabii bu benim düşüncem, herkes kendi yüreğinin sesinden sorumlu.
Ben hiç olmayı seçiyorum.

Adım Elif Banu Conker. 1969 yılında İstanbul’da doğdum, Sarıyer’de büyüdüm. Sankt Georg Avusturya Lisesi’nden sonra İ.Ü. İletişim Fakültesi’nden mezun oldum. Üniversitedeyken Milliyet Sanat dergisinde staj yaptım, ama meslek olarak tekstili seçtim. 1993 yılından beri tekstil sektöründeyim. 2005 yılında boşandığımda yıllardır içimde olan astroloji öğrenme isteğini icraata döktüm. Astroloji eğitimim sırasında tanıştığım arkadaşlarım sayesinde kişisel gelişime hızlı bir giriş yaptım. Değişik eğitimler, seanslar, çalışmalar, atölyeler derken tarot ve masaj eğitimleri ağır bastı. Reiki, Ra Sheeba,Holly Greal, Fullspectrum Healing, Gümüş Mor Alev gibi birçok enerjiye uyumlandım ve birçoğunu masaj sırasında kullanıyorum. Kişisel gelişim çalışmalarımın en son eğitimi transformalnefes oldu ve Transformal Nefes Eğitmeni oldum, artık ağırlıklı olarak nefes çalışmaları ve workshopları yapıyorum. Bir kızım var ve onunla birlikte büyüyorum. Kitap okumayı çok seviyorum, sinema ve tiyatrodan en çok hangisini sevdiğime bir türlü karar veremedim. Yürüyüş ve tai chi ile rahatlıyorum. Yazı yazmak en büyük hobim. Nisan 2013′te Ben Onu Tuz Kadar Sevdim isimli kitabım yayınlandı.